
Şehirde yaşarken bulutları her zaman başımızın üzerinde, ulaşılmaz gri kütleler olarak biliriz. Ancak Karadeniz‘in o sarp Kaçkar silsilesinde tırmanmaya başladığınızda, doğanın yerçekimiyle olan o tuhaf oyununa şahit olursunuz. 2000 metrenin üzerine çıktığınızda, hava aniden soğur, bitki örtüsü devasa çam ağaçlarından bodur çalılıklara ve incecik alpin çayırlara dönüşür. Ve sabah çadırınızın fermuarını açtığınızda o mucize gerçekleşir: Bulutlar artık gökyüzünde değil, bulunduğunuz tepenin hemen aşağısında, vadileri dolduran devasa, beyaz ve dalgalanan bir okyanus gibi ayaklarınızın altına serilmiştir. Buna “Bulut Denizi” denir.
Ancak bu efsanevi manzarayı, etrafı çitlerle çevrilmiş, kişi başı ücret alınan ve jeneratör seslerinin yankılandığı ticari yaylalarda yaşayamazsınız. Gerçek kampçılık, konfor alanını geride bırakmayı gerektirir. Uzungöl’ün betonlaşmış kıyılarını veya Ayder’in o gürültülü trafiğini unutun. Bu rehberde, sadece arazi araçlarıyla veya saatlerce süren zorlu yürüyüşlerle ulaşabileceğiniz, yerel halkın binlerce yıllık göçebe kültürünü taş evlerde yaşattığı, doğanın en vahşi ve en saf halini koruyan o efsanevi üç rotayı keşfedeceğiz. Suyun buzullardan, huzurun ise ıssızlıktan geldiği zirvelere gidiyoruz.
Taştan Bir Krallık ve Uçurumun Kenarı: Samistal Yaylası (Rize / Çamlıhemşin)
Popüler Pokut ve Sal yaylalarını geçip daha da yukarılara, yaklaşık 2500 metre irtifaya tırmandığınızda, Karadeniz’in o bilindik ahşap mimarisi aniden değişir. Samistal Yaylası [1], ağaç sınırının çok üzerinde kurulduğu için evlerin tamamı o devasa, gri ve köşeli dağ taşlarından inşa edilmiştir. Bu taş evler, dağın sarp yamaçlarına o kadar kusursuz bir şekilde kamufle olmuştur ki, uzaktan baktığınızda yaylayı dağın doğal bir uzantısı sanırsınız.
Burası bulut denizini izleyebileceğiniz dünyadaki en epik noktalardan biridir. Çadırınızı yaylanın hemen dışındaki sırtlara kurduğunuzda, sabah saatlerinde aşağıdaki vadilerin tamamen kalın bir sis tabakasıyla dolduğunu, sadece en yüksek dağ zirvelerinin o denizin içinden birer ada gibi yükseldiğini görürsünüz. Samistal’de elektrik, tesis veya market yoktur. Geceleri sıcaklık Ağustos ayında bile sıfır derecelere düşebilir. Bu sert iklimde, kamp ateşinizin üzerinde eriteceğiniz yöresel “Minci” (Rize çökeleği) ve mısır ekmeği, dağın o dondurucu rüzgarına karşı içinizi ısıtacak en otantik yakıttır.

Adımların Terlettiği Saklı Cennet: Gorgit Yaylası (Artvin / Macahel)
Eğer bir yaylaya arabayla gidilebiliyorsa, orası er ya da geç kirlenmeye mahkumdur. İşte Gorgit Yaylası’nı Türkiye’nin en bakir noktalarından biri yapan sır budur: Buraya giden hiçbir araç yolu yoktur. UNESCO tarafından “Biyosfer Rezerv Alanı” ilan edilen Macahel (Camili) havzasının kalbinde yer alan Gorgit’e ulaşmak için, sırt çantanızla devasa anıt ağaçların ve balta girmemiş ılıman kuşak yağmur ormanlarının içinden saatlerce yürümeniz gerekir.
Yolculuk, kampın ta kendisidir. Karşınıza çıkan patikalar, eğrelti otlarıyla kaplı derin vadiler ve dev kayın ağaçları size Orta Dünya’da yürüyormuşsunuz hissi verir. Gorgit’e ulaştığınızda, ahşap yığma evlerin o muazzam el işçiliğine ve zamanın burada yüz yıl önce durduğuna şahit olursunuz. Buradaki en büyük kampçılık sınavınız “Nem”dir. Yağmur yağmasa bile bulutların içinden geçtiğiniz için eşyalarınız sırılsıklam olur. Tulumunuzu ve yedek kıyafetlerinizi su geçirmez torbalarda (dry bag) saklamak hayati önem taşır. Kamp yemeği olarak ise, Gürcü kültürünün hakim olduğu bu topraklarda yola çıkmadan önce köyden tedarik edeceğiniz cevizli ve mısır unlu yöresel lezzetler, o yorucu tırmanışın en güzel ödülüdür.

Buzulların Eşiğinde Alpin Çayırlar: Mezovit (Rize / Kaçkar Dağları)
Burası klasik bir yayla değil, dağcıların ve ekstrem kampçıların kalesidir. Kaçkar Dağları’nın o 3932 metrelik devasa kuzey zirvesinin hemen eteklerinde, yaklaşık 2800 metre rakımda yer alan Mezovit (veya Ceymakçur üzerinden geçilen alpin alanlar), Karadeniz’in en vahşi yüzüdür. Burada yeşil ağaçlar yerini dik uçurumlara, buzul göllerine ve yazın ortasında bile erimeyen kar kütlelerine bırakır.
Mezovit’e çadır kurmak, doğanın o devasa gücü karşısında kendi küçüklüğünüzü hissetmektir. Gece gökyüzü o kadar berraktır ki Samanyolu’nu tüm detaylarıyla görürsünüz. Ancak hava aniden bozar. Bir saat önce güneşlenirken, bir saat sonra kendinizi şiddetli bir dolunun veya fırtınanın ortasında bulabilirsiniz. Bu yüzden çadırınızı rüzgar almayan dev kaya bloklarının arkasına kurmak ve iplerini (guylines) ağır taşlarla sabitlemek zorunludur. Burada suyunuz, doğrudan Kaçkar’ın buzullarından eriyip gelen o cam gibi derelerden sağlanır. O buz gibi suyla, kamp ocağında yavaş yavaş demlediğiniz kaçak çayın verdiği hazzı, hayatınız boyunca başka hiçbir yerde bulamazsınız.

Son Söz: Dağın Kurallarına Boyun Eğmek
Karadeniz‘in yüksek irtifalarına çıkmak, bir fetih değil, doğaya yapılan bir ziyarettir. Bu yaylalar, yöre halkının hayvanlarını otlattığı, kışlık yağını peynirini çıkardığı üretim merkezleridir; bizim oyun alanımız değildir.
Çadırınızı evlere çok yakın kurup onları rahatsız etmemek, yayla halkına saygı göstermek ve en önemlisi, yanınızda getirdiğiniz o plastik ambalajları, konserveleri “Burada çöp kutusu yokmuş” bahanesine sığınmadan sırt çantanıza koyup şehre geri indirmek bu işin ahlakıdır. Gerçek bir kampçı, bulutların üzerinde uyanmayı hak eden, arkasında sadece ezilmiş çimen izi bırakan kişidir.
Tırmanışınız dik, bulut deniziniz uçsuz bucaksız olsun.
Yayla Kampı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Yüksek irtifa yaylalarında kamp yaparken nelere dikkat etmeliyim?
Gorgit Yaylası'na araçla çıkılamıyorsa eşyaları nasıl taşıyacağız?
Bulut denizi (Sea of Clouds) her zaman görülür mü?
Yaylalarda yabani hayvan (Ayı, Kurt) tehlikesi var mı?



